Boş Levha
Okunmaya Değer İçerikler

Parfümün Dansı – Tom Robbins

0

Bu yazımda sizlere Thomas Euqene Robbins (22 Temmuz 1936) tarafından kaleme alınmış Parfümün Dansı isimli kitabından bahsetmek istedim.

Tom Robbins, “oyunculuk uçarılık değil bilgeliktir” görüşünü ön plana çıkarıp çılgınlık derecesinde oyuncul romanlar kaleme alır. Romanları hayatın daha ciddi yanlarını inkar etmez. Her şeye rağmen mutluluk ilkesinin savunuculuğunu yapar.

Kitap ilk sayfasından itibaren sizi farklı bir mizahi üslupla karşılıyor. Tom Robbins bu romanında bizi hayatımızı var eden temel kavramlar hakkında tarihsel ve düşsel bir yolculuğa çıkarıyor. İnsanın doğayla ilişkisinin kopma sürecini tüm çarpıcılığıyla ele alıyor. Ölümsüzlük ve yeni dünyanın hırs ve başarı anlayışına karşı , doğa müzik aşk, zevk ve kokunun harmanlanıp karşı karşıya gelmesini fantastik bir dille anlatıyor Tom Robbins. Kitabı okuduğunuz zaman başarı ve hırs uğruna, Dünya’nın güzelliklerinden mahrum kalmayı tercih ettiğiniz için inceden bir sitem ediyorsunuz kendinize. İnsanın kendine ihanetini gözler önüne seren bu tarihi/mistik romanı okumanızı tavsiye ederim.

Kitabı okumak isteyenlere yol göstermesi açısından beğendiğim ve altını çizdiğim bir kaç alıntıyı paylaşmak istedim sizlerle:

İnsanın bir dâhiyi fark etmesi için kendisinin de dahi olması gerekmez. Eğer öyle olsa Einstein hiçbir zaman Beyaz Saray’a davet edilemezdi.

 

Aşkın en yüce işlevi sevilen insanı özgün ve yeri doldurulamaz biri yapmasıdır. Aşkla matığın farkı da şudur: Aşkın gözünde bir kurbağa pekala bir prens olabilir. Oysa mantıkçının analizinde, aşığın önce o kurbağanın prens olduğunu kanıtlaması gerekir, ki bu girişim nice tutkunun parıltısını körletmeye yeter.

İnsanları sınırlayan tanrılar değildir. İnsanları sınırlayan, insanlardır.

 

Hayır dostlarım, beni rahatsız eden.. özgün yaşantının yokluğu. Her şey o kadar sahte ki. Her şey yapay, sentetik, sulanmış ve standardize olmuş. Daha yarım yüzyıl önce California’da altmış üç tür marul yetiştirilirdi. Bugün yalnızca dört tür kaldı. Onlarda en iyi marullar değil. Tadı veya besin değeri en yüksek olanlar değil. Raf ömrü uzun olan, süpermarkette güvenli , temiz, tornadan çıkmış gibi gözükebilecek olan melez türler. Her konuda durum aynı. İnsanları, amaçlarını, fikirlerini bile standardize ediyoruz. Her şey sahteleşti.

 

Tanrı ona inananlar olduğu sürece vardır

 

Doğduğunuz zaman yuvarlak, keskin, saf bir yüzümüz vardır. İçimizde evren bilincinin kırmızı ateşi yanar durur. Ama yavaş yavaş, bizi ana babalar yer, okullar yutar, sosyal kuruluşlar emer, kötü alışkanlıklar kemirir, yaş ise tüketir. Sindirildiğimiz zaman, tıpkı ineklerdeki gibi altı mideden geçtiğimiz zaman, pis bir kahverengi tonunda çıkarız. Pancardan almamız gereken esas ders şudur: İnsan yanağındaki ilahi renge, içindeki doğal pembeliğe sarılmalı; yoksa kahverengiye dönüşür. Kahverengi olma da, insanın masmavi kesildiğinin resmidir. Çivit kadar mavi. Onun da ne anlama geldiğini bilirsiniz : Çivit. Çivitiyor. Çivitti.

 

Priscilla yağmurluğunun yakalarını açıp kapatarak ”Bana öyle geliyor ki , mutlu denilen insanlar asıl önemsiz olanlar” dedi. ”Gerçeklerden kaçıyor, önemli şeyleri hiç düşünmüyorlar”

 

Küçük mucizeleri kabul ettiğimiz zaman kendimizi büyük mucizeleri hayal edebilecek yeterlilikte hissederiz. Bir istiridyenin içinden parlak , canlı lezzetli bir canlının çıkabileceğini kabul ettiğimiz anda, aynı kabuktan Afrodit’in geleceğini de kabul etmişiz demektir.

 

Beni yanlış anlıyorsunuz. Ben ölümden korkmuyorum. Ona kızıyorum. Her şeyin sonunda ölmesi gerek herhalde. Ben de buna istisna değilim. Ama bana fikrim sorulsun istiyorum. Anlıyor musunuz ne demek istediğimi? Ölüm sabırsız ve düşüncesiz davranıyor. Siz bir işin orta yerindeyken odanıza dalıyor, girerken çizmelerini kapıdaki paspasa silme zahmetine bile katlanmıyor. Benim içimde yeni bir heves var. Kendim olma hevesi. Bir ömür süresine tahsis edilenden daha fazla şeye sahip olma hevesi. Ancak kendi canım istediği zaman ölmek konusunda kesinlikle kararlıyım.

 

İnsan mutsuzken dikkati hep kendine döner. Kendini çok ciddiye alır. Mutlular, yani kendilerini gerçekten sevenlerse, pek düşünmezler kendilerini. Mutsuzu neşelendirmeye çalıştığında, istemez, karşı çıkar. Çünkü dikkatini kendinden ayırıp evrene yöneltmek zorunda kalacaktır. Mutsuzluk kendine düşkünlüğün varacağı son noktadır.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.