Dilin Kaynağı Nedir? Nasıl Ortaya Çıkmıştır?

1

Tarih boyunca dilin kaynağının ne olduğu sorulur Dil, insana daha yüksek güçlerce mi bağışlanmıştır? Yoksa dil, bir doğa varlığı gibi kendi kendine mi evrimleşmiştir? Dil insanlarca mı bulunup yapılmıştır?

Dilin kaynağı, onun nasıl geliştiği konusunda yüz binlerce yıl değilse de belki on binlerce yıldır hiç bir şey bilmiyoruz. Dilin günümüzde ne olduğunu, nasıl görüldüğünü, binlerce yıldan gelen belgeler içinde araştırılabilir bir nitelik taşıdığını görebiliriz. Bu nedenle, verilecek yanıt şudur: Dil, bir insan yapıtıdır ancak ondan çözülerek gelişmemiş; her zaman ortaya konulmuş, varoluşsal yaşamını bulmuştur.

Yapıt olarak dil, salt yapıt olduğundan, her zaman yapıt içine konur, şöyle nitelendirilir:

Doğa ve tin olarak dil

Dil, saptanmış ve kurulmuş kullanılabilir bir araç olarak insana verilmemiştir. Boşuna değişim ve eylem içindedir. Dil bir bitki gibi gelişmiş de değildir, bir doğa olayı gibi gerçekleşmez çünkü her zaman kendi bilinci ve seçen, biçimlendiren insanın özgürlüğü içinde etkin durumdadır. Dil, bir taslağa, görüşe ve ereğe göre bulunmuş da değildir. Çünkü her zaman istençsiz olarak değişir; her bilerek yapılan ilkin onda, daha sonra uygarlıkta başladı; saptanmış dil, onun verimliliğine dayanır.

Dil, sürekli olarak, başarıya ulaşmış tin niteliğinde bulunan doğaya bağlı bir tindir. Ses görüntüsü içinde kendi gövdesinin anlamını taşıyan bilmece; dilin genel bilmecesi doğa ile tin birliği olarak vardır.

Dilin evrensel niteliği

Dil, öteki insan yapıtları arasında, evrensel nitelik taşıdığından, biricik tür olması nedeniyle bir yapıttır. Bizim her zaman, tin alanlannı ya da insanın ortaya koyduklarını bir görüş içinde düzenlememiş gibi, dilin her yerde varoluşu yüzünden kazandığı özel, belli yerde, bir alanı yoktur.

Biz, insanın ortaya koyduklarını, az çok, aşağıdaki sıraya göre düzenleriz:

  1. Her içsel varlık kendi nesnel görünüşünü “anlatım”da içerir.
  2. Anlatım yalnız insana ilişkin değilse de, teknik, büyüse! ya da toplumsal işlemler içindeymiş gibi, araçlardan ya da kullanım nesnelerinden kaynaklanan, özel bir insan üretmesidir.
  3. Toplum biçimlenmesiyle töreler; ortak düzenlenmeler, devletler; tüze kurumlan ortaya çıkar.
  4. Yapıtlar kişisel erek olarak sanatta, şiirde, bilimde, felsefede yaratılır.

Dil, bunların hepsidir, anlatımdır, araçtır, toplum kurucudur, bağımsız bir yapıttır. Her zaman bütün bunlara dil adı verilir; dil bunların hiçbirinden ayrı değildir. Kendi yapısı içinde bölünmez. Daha çok bütün insanın bir ürünüdür. Din, insanın etkilediği, kendini bildiği yerde böyle bir yapıt olarak genel geçerlik taşırsa, yitip gidici bir nesne gibidir. Çünkü kendiliğinden ilginin upuygun bir konusu olamaz. Kendi evrenselliği içinde dil olarak düşünülmüş bir içerik değildir. Kendiliğinden nesne olduğu yerde tekil bir varlıktır. Sözde büyüsel bir etki olarak kullanılır, ya özel estetik sanat gerecine çevrilir ya da insanın olgusal bir ürünü olarak başka bir varlıkta, sözcüklerde ve dilbilgisinde, dilin devingenliği ve duygusallığı içinde çözümlenir.

Kuşatıcı varlığın bütün türlerinde dil

Dilin evrenselliği, onun, kuşatıcı varlığın bütün türleri içinde varoluşu dolayısıyla nitelendirilir. Başarısı, kendine özgü gerçektir, kendini açıklar, aydınlığa çıkar ve bu yolla eylem içinde bulunur. Kuşatın varlık konuşan olur ya da dilin yardımıyla dile getirilir.

Ortak bilincin anlamlan iskeledir. Bu anlamlar dile genel bir içerik verir. Bu anlamlar dolayısıyla her dilde anlık, bir ek bölüm vardır. Sınırlı olarak bu anlamlara dayanılıp evrensel niteliğin bir im dilindeki tasarımı düşünülür.

Oysa, dilde kavranan varlığın kendisi de bir dil gibidir. Ortaya çıkarılan anlamlarda, kaynak bakımından açıklıkla olagelen varlığın anlamları kavranır. Dilde ve anlamlarında bilinen, kendiliğinden açıklığa kavuşan, anlamdır. Anlam, anlamla ilişkilidir.

Dil, bizim için, bizce yaklaşılabilen, işlenebilir biçimde anlamdır. Konuşmada, her varlık, anlamlardan doğan varlık olarak karşımıza çıkar. Başka, gelişigüzel bir nesneden, dili olmayandan, dile dönüştürdüğümü anlarım. Onu olduğu gibi bırakır, kendince konuştururum.

Nietzsche’nin şu sözü, bu anlamda geçerlidir: Varlık seçilmiş olmaktır. Varlık konuşmaktır, dili ödünç olarak kullanmaktır. Varlık dil olabilendir ve dil olmuş olandır, konuşma olarak anlaşılır nitelikte söylenendir, dile getirilendir. Burada, var olandan bir konuşan nesne diye eş ölçüde söz ettiğimizi unutursak, yanlış bir soyutlaştırma ortaya çıkar. Dilin bir uygunluk olduğu, varlıkla bir yakınlığı bulunduğu, yalnız teknik bir araç olmadığı, daha çok önem taşıdığı bilmecesi benzetiş yoluyla açıklığa kavuşturulmalıdır. Dil varlıkla ilgilidir. Artık biz, kavramımızın sınırını ivedilikle uysallaştırarak, dili varlığı anlamanın kaynağı diye aydınlığa çıkarma yerine, kendiliğinden varlık kaynağı yapmalıyız. Dilde bulunan, kavranan, anlaşılan, geliştirilen ve gene dil dolayısıyla bizim için etkili olan var olma dilden önce ve dil içindir. Salt söylencesel olarak bilmece, tümcelerle, şöyle dile getirilebilir. “Başlangıçta söz vardı.” ve “Tanrı, olsun dedi… Ve oldu…”

Bildirim

Bildirim dille olanaklıdır; bu bildirim anlamsız bir yansımada ve istenç-dışı bir öykünmede kendi kendine gerçekleşen bir olay değil; konuya ve nesneye isteyerek yönelmedir. Bu nesnel amaç iskelesinde bildirim, teknik erekliliklerden kuşatıcı varlığa yönelik aşkınlaştırmaya, buyruktan inceleyici gözleme, salt düşünürlülükten yaşantının ve varoluşsal yargı kökenselliğinin verimliliğine, kuramsal ilgisizlikten bireylerin içtenlikle kurulan ortaklık içindeki yapımlanna değin hepsini kapsar.

Koruma yerleri

Dil, bir bakıma da, edinilen bilginin, açıklanan duygunun, aydınlığa çıkarılan isteğin korunma yeri olur. Dil, her konuşulduğu zaman, yeniden uyandırıla-bilen uykuya dalmış bilginin bir gömüsü gibidir. Dil, bilginin sürekli ilerleyişi için bir durak sağlar, çünkü her zaman düşünülerek varılacak yeri saptamıştır. Buna uygun olarak dil, bilgi konusunda anı, saklama, yapı, gelişme sağlar.

1 yorum
  1. NUSRET ALPEREN (Dr) diyor

    İnsan, hangi kurama uygun olarak inanılırsa inanılsın, doğuştan iç güdülerle ve reflekslerle getirdiği yüzlerce özel yeteneğinden biri de dil yeteneğidir. Zekanın bu yetenekleri kullanabilme yeteneği de vardır. Bu yetenekler kullanılmaya hazır olarak doğuşta mevcuttur. İlk defa konuşma teşebbüsü mutlaka birtakım sesleri çıkarma denemeleri ile başlamış olmalıdır. Bu sesler zamanla -tıpkı bebeklerde olduğu gibi- ses organlarının daha düzenli kullanılması ve fakat çevrelerindeki varlıkları tanımlamak üzere çıkardıkları sesleri başkalarının da aynı sesle/veya ses kümesi ile aynı nesneyi işaret etmeye başladığından itibaren konuşmaya başlamış olmalıdır. Bir anlamda bebeklerin konuşmaya başlaması için doğumdan sonra izlediği yola benzer bir yol izlenmiştir. Tabii, burada dilin konuşma unsurundan söz ediyoruz. Yazı ise daha farklı gelişmiştir. Bu konuda KÜRESEL ZEKA KURAMI ile DİL PSİKOLOJİSİ adlı çalışmamı inceleyip eleştirebilirsiniz. saygılarımla Dr. Nusret Alperen drnusretalperen.blogg

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.