Hikaye-Babamın Gölgesinde

0

                                         

BABAMIN GÖLGESİNDE

Babamı son gördüğüm zamanı hiç unutamıyorum.. İnsanoğlu yaşlandıkça yer katmanları sanki daha çok içine çekiyor, bedeni ufalıyor, ağırlaşıyor.. Onu en son gördüğümde bunları düşündüm içten içe. Babamın kaldığı huzur evinin penceresi, hemen giriş kapısına bakardı. Özellikle yönü giriş kapısına bakan bu odada kalmak için büyük bir çaba harcadı  zamanında. Geçip giden insanların oluşturduğu kalabalığı izlemek keyif veriyormuş ona, gerekçesi buydu. Ama içten içe kırk yılda bir uğrayan çocuklarının yolunu gözlediğini bilirdim ben. O kapıdan her içeri girdiğimde, kafamı kaldırdığım anda babamla göz göze geleceğimi bilirdim. Yol gözlemek konusunda babamdan daha iyi birisini tanımamıştım çünkü. Beni her gördüğünde ki sevinci, yanımda başka birinin olmayışının üzüntüsüne bırakırdı yerini usulca, çünkü nerdeyse iki yıldır ne Nihat ne de Melike uğramamıştı babamın yanına. Ah bu koca yürekli adam çocuklarının dünya dertlerine nasıl dalıp gittiğini bir görse kim bilir ne kadar üzülürdü..

Bakışlarıyla her şeyi ifade edebilen bir adamdı benim babam, bu yüzden öyle uzun cümleler kurmazdı. Hareketleri, eylemleri sözlerinden her zaman güçlü tesir ederdi içimize. Bir gün olsun başımı okşadığını, bana ”canım kızım’’ dediğini hatırlamam; ama onun çocuklarını ne kadar sevdiğini de hep bilirdim. Yine de başka türlüsünü beklediğim zamanlar olurdu. Sarsın sarmalasın bir kere öpsün, canım kızım desin isterdim ne yalan söyleyeyim. Onlara da böyle öğretilmiş zamanında, büyüklerin yanında çocuk sevilmezmiş, olur muymuş hiç öyle şey ne kadar ayıpmış! Köyden İstanbul’a göç etmeden önce babamla birlikte üç kardeş her gün tarlaya gider yardım ederdik ona. Kimi zaman yağmur yağardı, işte yağmur yağdığı vakitlerde babam hemen üçümüzü bir araya toplar, geniş gövdesiyle sıkı sıkı sarardı. Babamıza sarıldığımız başka bir an olduğunu hatırlamıyorum bunun dışında. Babam sanki içinde biriktirip gösteremediği o sevgiyi yağmurdan bahanelerle gövdesine yükler öyle sarardı bizi. Belki de ben öyle düşünmek isterdim. İçimi tarifsiz bir mutluluk kaplardı öyle düşündüğümde; çünkü bilmek her zaman yeterli olmuyordu küçükken, babam beni sevdiğini göstersin isterdim, her gün yağmur yağsın da babam yine kanatları altına alsın diye çok dua etmişliğim vardır ve belki de yağmuru hala bu kadar çok sevişim bu yüzdendir. Nihatla  Melike de böyle düşünür gibi gelirdi bana. Babamın bizi sardığındaki bakışlarımızın başka bir açıklaması olamazdı çünkü. Babama sarılmak, iyileştirirdi bizi, güzelleştirirdi. Yağan yağmura teşekkür ederdim içten içe..

Onu her hafta düzenli olarak görmeye gelen tek çocuğu bendim. Yanımda kalmasını, ona bakmayı ne kadar çok istesem de bir türlü razı ettiremedim babamı. Annem vefat ettikten sonra hiçbir evi yuva edinemem, beni huzur evine yerleştiriver kızım deyince başka seçeneğim kalmadı. Kocamla yaşadığım sorunlara bir yenisini daha eklemek istemediğini de biliyordum esasen. Tek tük kurduğu cümlelerde, Nihat’ı Melikeyi torunları sorardı babam. Bende ”iyiler baba; işlerinin yoğunluğundan dolayı gelemediler, yoksa çok özlemişler seni ellerinden öpüyorlar bayramda mutlaka uğrayacaklar” derdim. Öyle çok bayram geçirdik de Nihat da Melike de işlerinden kafasını kaldırıp bir türlü gelemediler babamı görmeye. Ama hiç sitem etmezdi bu duruma babam. Bir tek onu son gördüğüm gün içlendi. Gözlerini pencere kenarına dikip;

-”Son bir kez göreydim iyiydi” dedi

-Neyi Baba?

-Çocukları kızım.. Burnumda tütüyorlar, çok özledim.

Babam bu sözleri söyler söylemez, hıçkırarak ağlamaya başladı. Yorgunluktan çökmüş omuzlarını sarsarak, küçük bir çocuk gibi içli içli ağladı. Tek gören o yeşil gözünden nehirler döküldü sanki, yüzünden taşıp içine aktı tekrar yaş oldu, bu döngü hiç bitmeyecekmiş gibi kendini tekrarlayıp durdu. Babamı bundan önce bir kere daha böyle ağlarken görmüştüm o da babaannem öldüğünde. Üstelik her fırsatta ”ben anamı öyle çok da sevmem ” diyen babam onu kaybettiğimiz gün mezarının başında hüngür hüngür ağladı. Halamlar, amcamlar zor aldık mezarının başından. Söylediğine göre bir gün yüzü göstermemiş babaannem çocuklarına, o yüzden sevmiyorum anamı derdi. Babaannem torunlarına karşı o kadar sevgi dolu ve şefkatliydi ki, çocuklarına karşı nasıl bu kadar acımasız olduğuna bir türlü aklım ermezdi. Ninemin de savunması hep aynıydı; ”Köy yerinde 6 çocuk, başımda bir kaynana bir Kayın peder, koca desen her şeyden elini ayağını çekmiş sabahın köründe çıkar kahveye gider akşamın bir körü gelir. Tarla bende, ahır bende, çift bende bir de her gün kaynanamdan yediğim dayak cabası. Benim de gücüm size yetiyordu işte ne yapayım, ama yukarıda Allah var çoğu gece vicdan azabından uyuyamazdım da iç çeke çeke ağlardım. Benim hayatım da kolay değildi be oğul, hep çile.. ”Ninem böyle konuşunca, yelkenleri inerdi herkesin. Onu anlamak için büyük bir çaba içine girerdi özellikle çocukları. Babam da duygusallaşır, fakat hemen akabinde elini sızlayan sol gözüne değdirdiğinde acısı tekrar tazelenir, yüreği gözünde atan yaralı bir kuş gibi, nefretten yollarını tekrar örer bir türlü bağışlayamazdı Ninemi. Sol gözünü kaybetmesinin nedeninin Ninem olduğunu bilirdik hepimiz. Ama bu olayın nasıl gerçekleştiğini hiç bir zaman duymadım babamın ağzından. Bu olayın nasıl gerçekleştiğini en çok da ben merak ederdim. Kardeşlerime göre babama daha çok düşkün olmamın payı da etkiliydi bu durumda. Bazı geceler arkadaşlarımın babamla alay etmesi gücüme gittiğinden ağlardım. Hemen yanı başıma gelen annem sakinleştirirdi beni. Babanın gücüne gider duyarsa kızım derdi annem o üzülmesin diye susardım hemen.

Babam o gün gözyaşlarını güçlükle dindirdikten sonra konuşmaya başladı.

-Dün rüyamda anamı gördüm Elif

-Hayır olsun Baba, nasıl gördün?

-Özür diliyordu benden. Oğlum ben ettim sen etme, affet şu ananı.

-Ben seni öldüğün gün affettim ana, için rahat etsin dedim. Ama anam hep aynı şeyi tekrarlayıp durdu.

-Dua istiyordur senden Baba.

-Belki de.. Ama kızım ben affettim anamı vallahi.

-Öyle diyorsan doğrudur Baba.

Ninemi her andığında yaptığı gibi istemsizce, elini sol gözüne götürdü babam ve yüreğine gömdüğü o derin kuyudan hikayesini çıkarıp anlatmaya başladı;

-O zamanlar sekiz yaşındaydım. Köyde yokluk desen almış başını gidiyor. Beş kardeş, iki amca, nine, dede.. İki odası olan bir evde kalıyoruz. O gece yatacak yer buldun mu öp başına koy. Her sabah daha hava aydınlanmadan birimiz tarlaya, birimiz ahıra, birimiz çifte gidiyoruz. Öyle bir ana korkusu var ki hepimizde sıkıyorsa gidip çalışma. Sabah kahvaltıda kuru ekmeğin yanına çökelek bulduğumuz gün bayram ediyoruz. Anam bir tek misafir geldiğinde çıkarıyor yağı, balı, şekeri sofraya. O da biz yiyemiyoruz tabi uzaktan iç çeke çeke bakıyoruz yağa, bala, şekere.. Benim en çok şekere içim gidiyor tabi. Anamın fark etmediği bir gün bir hışımla tabaktan bir tane aşırmayı başarmıştım bir keresinde. O şekerin tadı öyle bir kalmış ki damağımda  sabah akşam onu düşünüyorum. Dünyada hiç bu kadar güzel bir şey tatmadım desem yeridir. O günden sonra ne zaman misafir gelse, annem ne zaman şekerleri çıkarsa içim gidiyor. Şekere ulaşmak için türlü türlü yollar arıyorum. Öyle ki o şeker rüyalarıma giriyor, çoğu zaman şeker oluveriyorum rüyamda. Aklıma koydum bir gün, misafirlerin geldiği bir akşam, şekerlere giden yolu bulacaktım. Nihayet o gün gelip çattığında evin kapısından çıkan anamı parmak uçlarımla takip ettim. Evin hemen bitişiğindeki ahıra girdiğinde, koşarak aralık bıraktığı kapının ardından gizlice izlemeye başladım anamı. Samanlıkların üstündeki merdiveni alıp sağlam bir yere dayadı üç basamak çıktıktan sonra elini tavandaki boşluğa gezdirip, şekerleri çıkardı. Elindeki tabağı doldurduktan sonra tekrar yerine koydu. Mutluluktan deliye dönmüştüm. Günlerdir hayalini kurduğum, tadı damağımda kalan şekerlerin yerini öğrenmiştim artık. O gece heyecandan uyuyamamıştım, gün aysa da hemen ahıra gitsem diye sabahı edemedim. Köy yerinde bilen bilir çalışmaktan en çok nefret edilen yer ahırdır. Sıra ahıra geldiğinde bütün kardeşler burun kıvırır ama çaresiz boynunu büküp gider çalışır. Bense her gün o şekerlerden yiyebilmek için gün boyu ahırda çalışmaya razıydım. Bu yüzden kardeşlerimden ahır temizleme sırasını almak çok da zor olmadı hatta bu durum hoşlarına bile gitti. Fakat aynı zamanda biraz kafalarını karıştırmıyor da değildi. Ne oldu da bu oğlana ahırdan çıkmıyor diye meraklananlar oldu aralarında haliyle. Bense her gün ahırın yolunu sevinçle tutup tezeği, boku akıl almaz bir sevinçle temizliyorum. Ağzımdaki şekerin vücudumda mutluluk saçan bir etkisi vardı sanki. Anam fark etmesin diye her gün bir ya da iki adet alıyorum şekerlerden. Anam zeki kadındır ”bu çocuk ahırda çalışmayı sevmez, neden her gün gidiyor” diye işkillenip büyük abimi takmış bir gün peşime. Gizlice şekerleri mideme indirdiğimi gören abim de bir hışımla haber vermiş anama. Gözleri öfkeden kan çanağına dönen anam o gün bir hışımla girdi ahırın kapısından içeriye eline aldığı orağın sapıyla bir güzel dövdü beni, hayatımda o kadar kötü dayak yediğimi hatırlamıyorum vallahi. Dayaktan sarsılıp başım dönünce dengemi kaybedip yere yapıştım meğerse yerde çivi varmış, işte o çivi sol gözüme isabet etti. Gerisini hatırlamıyorum zaten çığlık çığlığa kaldığımı hatırlıyorum bir tek. Kendime geldiğimde başımda babamla dedem vardı bir de onların arkasından kafasını arada bir kaldırıp gözyaşları içinde beni izleyen abim. Babam olaydan bir hafta sonra ancak götürebildi doktora beni. Yapacak bir şey yok dediler pansuman yapıp sardılar gözümü gerisingeri yolladılar. Yani anlayacağın kızım bir şeker sevdası gözümüzden etti bizi işte. Ondan sonra çok şeker yedim de hala o ahırda yediğim şekerin tadını unutmam.

Gözlerinden tekrar yaşlar süzüldü babamın, bir süre öylece izledim onu. Kırlaşan, seyrelen saçlarını, nasırlı ellerini, yorgun yüzünü, yer yüzünde artık avuç içi kadar yer kaplayan bedenini.. İçimden boynuna sarılıp, ne olur baba gövdenin daha büyük yer kapladığı zamanlara dönelim diyesim geldi. Göz yaşlarım dünyanın içinde kayboldu sanki.. Şekerin tadı kaldı damağımda, sol gözüm kanadı..

Ertesi hafta kaybettik babamı. Haberi aldığımda kahvaltı masasında oturmuş sevdiğim bir yazarın öyküsünün başlığına bakıyordum.. ”Herkesin babası bir parça sızısıdır ” diyordu yazar..

Huzur evine giden yol boyunca tekrarladım bu sözü;

”Herkesin babası bir parça sızısıdır.”

Özgün YILDIZ

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.