İvan Gonçarov’un Eşsiz Romanı Oblomov’dan İlham Veren Alıntılar

Rus romancı İvan Gonçarov, Rus edebiyatının en büyük realist yazarlarından biridir. En bilinen romanı Oblomov ve diğer eserleri Rus kurgunun klasikleri olarak kabul edilir. Gonçarov’un 1859’da yayınlanan kitabı “Oblomov”u tam bir klasiktir. Sözleri ve alıntıları ile öne çıkan Roman, tembel ve eylemsiz bir adamı anlatır.

Hatta Oblomov figüründen (romanın ana karakteri) türetilen “Oblomovism” terimi Rusya’da geri kalmışlık, atalet anlamına gelir. “Oblomov”, Shakespeare’in “Hamlet” i ile bile karşılaştırıldı. Roman, sayısız filme uyarlandı. Ayrıca Modern Batı edebiyatında Samuel Beckett’in “Godot’u Bekliyor” adlı oyununa ilham verdiği söylenir.

İşte karşınızda Oblomov kitabından ilham yaratan alıntılar.

Toplumsal bir kaderin Oblomov’u içine düşürdüğü bu kaçınılmaz uyuşmayı rasgele bir tembellikle
karıştırmamak gerekir. Tembel, işten kaçan ve işsizlikte mutluluğu bulan adamdır. Oblomov’sa hiçbir zaman işe giremeyen, işsizlikten de zevk alamayan bir adamdır.

Düşünmek için kalpsiz olmak gerekir, sanıyorsunuz. Hayır, düşünmeyi besleyen sevgidir. Düşen adama el uzatın, mahvolan bir adamın haline ağlayın, onunla alay etmeyin. Sevin onu! Onda kendinizi görün ve ona kendinizmiş gibi bakın.

İnsanı, yalnız insanı anlatın bana, insanı sevin.

Bu bozulmuş çamurda yüksek bir prensip olduğunu, bu düşmüş insanın gene de insan, yani kendin olduğunu, unutuyor musun? Onu kovmalı mı dedin? Ama ne yapsan, onu insanlıktan, tabiattan, Tanrının rahmetinden dışarı kovabilir misin?

Yazı yazmak boşuna kafamızı, ruhumuzu harcamak, hayallerimizi, düşüncelerimizi satmak, tabiatımızı zorlamak, durup dinlenmeden hareket içinde olmak, hep bir amaç için koşmak… Sonra da yazmak, yazmak, yazmak, dönen bir tekerlek gibi, bir makina gibi yazmak!  Yarın, öbür gün daha öbür gün hep yazmak. Tatil yok! Bayram yok! Ne zaman duracak, ne zaman dinlenecek bu adam? Vah zavallı!

Ne zaman yaşayacağım ben? Bunlardan çoğu hayatta hiçbir işe yaramayacak. Çiftlikte iktisadın, cebirin, geometrinin bana ne yararı olacak?

Oblomovka’da büyükler nasıl yaşıyordu? Acaba niçin yaşadıklarını bir an olsun düşünmüşler miydi? Tanrı  bilir. Düşünseler de bu soruya ne karşılık verirlerdi? Herhalde hiç karşılık vermezlerdi. Her şey o kadar basit, o kadar açıktı ki! Yaşamanın güç olacağı, bazı insanların dertten, kaygıdan bunalacağı, ömürlerinin bitmez tükenmez çalışmalar içinde geçeceği hatırlarına bile gelmezdi.

Hayat uslu bir ırmak gibi akıp gidiyordu: Yapılacak şey kıyıda oturup, birer birer herkesin başına gelen kaçınılmaz olayları seyretmekti.

Istırabına sabırla katlanırdı, çünkü nedenini başkalarında değil, kendinde arardı. Sevinçleri de yoldan çiçek toplar gibi koparır ve daha solmadan atardı; böylece her zevkin dibindeki acı tortuyu tatmazdı.

Basit yaşamak çok zor, çok karışık bir iş.

İnsan hayatının normal amacı dört mevsimde de, yani hayatın dört çağında da fazla hoplayıp zıplamadan yaşamak ve son güne kadar hayat kadehinin hiçbir damlasını israf etmemektir. Ağır ağır yanan bir ateş, ne kadar şairane olursa olsun şiddetli bir yangından daha iyidir.

Karışık ve zor durumlarda hiç kendini kaybetmez, her yeni sorun karşısında sanki eski bir tanıdıkla karşılaşmış gibi, bildiği bir yoldan geçiyormuş gibi davranırdı.

Her şeye sarılan ilgileri, ruhlarının boşluğunu ve sevgi yoksulluklarını kapayan bir örtüdür. Ama orta halli bir yol seçmek ve orada derin bir iz bırakarak yürümek işlerine gelmez; çünkü böylesi can sıkar, göze çarpmaz; çok şey bilmek o zaman işe yaramaz, gösterişe yer kalmaz.

Şimdi ne yapmalıydı? İleri mi atılmalıydı, yoksa olduğu yerde mi kalmalıydı? Bu soru, Oblomov için Hamlet’inkinden daha derindi. İleri atılmak, hırkasını yalnız omuzlarından değil, zihninden ve ruhundan atmak, tozları ve örümcek ağlarını yalnız duvarlardan değil, gözlerinden de silmek, dünyayı yeniden görmek demekti.

Bu beyaz ten, bu havuzlar gibi derin gözler , bu içlerinde ruhun ışığı parlayan gözler; insan, gülümsemesini bir kitap gibi okuyabilir.

 Düşüncenin ışığı yüzünün her çizgisinde birdenbire parladı.

İnsan niçin yaşadığını bilmezse günü gününe yaşamakla kalıyor; günün geçmesini, gecenin gelmesini beklemekten başka zevki olmuyor. Bugün nasıl yaşadım? sorusuna cevap vermeden uykuya dalıyor, ertesi gün gene aynı hayat.

Kim için yaşayabilirim? Hangi gaye için. Neyi arayacağım? Ne için savaşacağım? Neyin rüyasını göreceğim? Hayatın çiçekleri döküldü, sadece dikenleri kaldı.

Hayatı geliştikçe içinde doğan duygular karşısında olan biteni dikkatle inceliyor, içinin sesini dinliyor, birkaç tecrübesine dayanarak, bastığı yeri iyice yokluyor, kendi yolunda kendi kafasıyla yürüyordu.

İçinizdeki güç canlandığı zaman, derdi, çevrenizdeki hayat da yeni bir anlam kazanacak, şimdi görmediğiniz şeyleri görecek, işitmediğiniz şeyleri işiteceksiniz: Sinirleriniz birer tel gibi ses verecek, dünyaların müziğini duyacaksınız, otların büyüdüğünü işiteceksiniz. Bekleyin, acele etmeyin, bir gün kendiliğinden olacak bu.

Ah yarabbi, ne olur insan hiç bu sıkıntıları duymadan yalnız aşkı duyabilse! Bu ne belalı şey! Ateş gibi yakıyor içimi. Rahat yok, kurtuluş yok bundan. Birdenbire içime dolan bu kaygılar, tasalar nedir?Aşk bir hayat okulu, ama ne zor bir okul!

Aşk bir ruh kangreni; o kadar çabuk ilerliyor ki. Daha şimdiden ne haldeyim. Zamanı saatlerle dakikalarla değil, güneşin doğup batmasıyla değil, seninle ölçüyorum: Onu gördüm, görmedim, göreceğim, göremeyeceğim, gelecek, gelmeyecek…

İçini dökmek mutluluğun temelidir; insanın kalbinden geçen hiçbir şey dostundan saklı kalmamalı.

Aşk bazen beklemez, insanın içini bir ateş sarar, bütün varlığı ürpertir; öyle derin bir sevinç ve keder verir ki..

İçinde öyle bir his vardı ki aşkın ışıklı ve bulutsuz bayram sabahı geçmiş, aşk artık bir ödev olmaya, hayatına karışmaya, gündelik işleri arasına girmeye ve taze renklerini yitirmeye başlamıştı.

Aşk, hayatın içinde kaybolacak, onun güçlü fakat gizli kaynağı olacak, basit gündelik bir hale gelecekti. Şiir bitmiş, hikâye başlıyordu.

Bu gülümsemeler, çiçek yığınları gibi, geçen güzel günleri örtüyordu, Olga bu örtüyü hafifçe kaldırınca, Oblomov’un içine sevinç doluyordu.

 

insan bir defa evlenmeli ondan sonra aşkın sihirli bulutlarına gömülmeli.

Ey aşkın meşru ve temiz mutluluğu! Demek seni de satın almak gerek?

Ancak dürüst olmayan insanlar kendilerinden istenen şeyi yapmamak için istenmeyen ve yapılmayacak fedakarlıklardan söz ederler.

Hayatımın amacısın, diyorsun, ama bana doğru yavaş yavaş, korka korka ilerliyorsun. Daha gidecek epeyce de yolun var.

Yüksek matematik, ekonomi, hukuk okudum, dedi. Ama hiçbir işe yaramadı. Görüyorsunuz ya, bütün yüksek matematik bilgilerimle gelirimi bir türlü hesaplayamıyorum. Köye gittiğim zaman evde,çiftlikte, etrafta olup bitenlere baktım, hiçbirinin okuduğum hukukla ilgisini görmedim. Buraya geldim,ekonomi bilgisi belki işime yarar, dedim. Ama, dediler ki, bu bilgi çok sonra, ihtiyarlığında işine yarayabilir.

Beni seviyorsan benden ayrılma beni olduğum gibi kabul et.İyi taraflarımı sev.

Eski hayat yıkılıp gidiyor, onun yerinde yeni hayat, taze çayır gibi yeşeriyordu.

Her ne kadar aşkın ele avuca sığmaz bir şey, insanı durup dururken hasta eden bir illet olduğu söylenirse de onun da kendine göre nedenleri ve kanunları vardır. Bu kanunlar henüz layıkıyla incelenememiştir. Çünkü aşka düşen bir insanın kendi ruhunda filizlenen bu duyguyu, gözlerini kapayan büyüyü, bir bilgin gözüyle seyretmeye vakti yoktur. Kalbinin ne zaman ve nasıl hızla çarpmaya başladığını, nasıl birdenbire kendini feda edebilecek kadar güçlü bir bağla bağlandığını, nasıl kendini unutup sevgisiyle bir olduğunu, zekasının nasıl uyuştuğunu ya da alabildiğine inceldiğini, iradesinin, düşüncesinin nasıl esir olduğunu, dizlerinin nasıl titrediğini, ateşinin nasıl yükselip gözlerinin nasıl yaşla dolduğunu göremez…

Hayat rüzgar gibi gelip geçiyor, sen yatıp uyumaktan söz ediyorsun.

Unutma ki hayatın amacı kadın değil, hayatın kendisidir, iştir.

Hayat bazen pek  kötüleşir gibi oluyor; ama insan biraz içti mi bulutlar dağılıyor.

Aşkta ise beğenme bilinçsiz, körü körüne olur ve mutluluk bu bilinçsizlikten, bu körlükten doğar…

İnsan nelere alışmazdı. Fakat kalbinde gizliden gizliye beliren duyguları boğsa bile hayal gücünün kanatlarını koparamazdı.

Etrafta her şey tabiatın güzellikleriyle, evde de her şey insan düşüncesinin, insan sanatının güzellikleriyle parıldıyordu.

Basit olmayı öğrenmek için ne kadar vakit, ne kadar sabır, ne kadar çaba gerekmişti.

Ruh bu gençlik kuvvetleriyle beslendikçe hayatın karşısında gevşemez, gemisini her rüzgârda yürütür, hayatı bir yük olarak değil, bir vazife olarak görür.

Herhalde bu mutluluğa tam olarak kavuşmanın imkanı yok. Ya da böyle bir aşkı bulmuş olanlar korkak insanlardır; aşklarından utanıyorlar, aşık olmayan insanların, kurnaz budalaların karşısında duygularını gizliyorlar.

Birçok insan bir çiftlik satın alıp işletir gibi evleniyordu, kadın evine çekidüzen veriyor, işleri yapıyor, annelik, mürebbiyelik ediyordu. İyi bir işadamıçiftliğinin manzarasına nasıl bakarsa onlar da aşka öyle bakıyorlar, yani zamanla ona alışıyor ve artık farkına varmaz oluyorlardı.

Büyüsünü yitirmeyen, gülünç hallere düşmeyen, ateşi sönmeden değişen ve gelişen sevgiyi nerede aramalı?

Tabiatın her zaman yeni ve göz kamaştırıcı güzellikleri karşısında da çok defa hayran susarlardı.

Belki olgunluk çağına geldin; o çağda insana artık büyümez olur; çözülecek hiçbir düğüm kalmaz, hayat apaçık önümüze serilir.

Canlı hareketli bir ruh bazen hayatın sınırlarını aşar, tatmin edilemez olur, bu yüzden umutsuzluğa düşer ve bir an için hayata küser, bu hal hayatın sırlarını arayan ruhun sıkıntısıdır.

Hayatı yeni yeni görüyor, üzerinde düşünüyor, kendi ruhunu ve tabiatını yeni yeni anlamaya başlıyordu.

İçin için bir başarı sevinci duyuyordu; çünkü artık hayatın kıyısına çekilmişti; o hayat ki insanı durmadan işe çağırır, büyük sevinçlerin ışığıyla aydınlanan, büyük acıların yıldırımlarıyla dolan  geniş bir gök altında , fırtınalar içinde geçer, o hayat ki içinde boş umutlar, parlak mutluluk hülyaları hüküm sürer ve düşünce  kendi kendini yakar kavurur;  tutkular insanı kemirir; zeka yener ya da yenilir; orada insan sürekli bir savaşa girişir;  savaş sahnesinden yaralı, bitkin ama gene de doymamış, muradına ermemiş olarak çekilir.

Avrupa , hayallerini gerçekleştirmek için kuran insanların ülkesidir. orada gerçekleşmeyen hayal bir acı kaynağı, bir tragedya konusudur. Doğu’da ise hayal bir keyif, bir gerçekten kaçma vesilesidir. Doğulu, gevis getirir gibi, kendi içinde baslayip kendi içinde biten, hedefsiz, başıboş hayaller kurar.

”Oblomov’u dehşet içerisinde, tekrar ve tekrar okuyorum.” LEV TOLSTOY.

Yorum Yapın

E-postanız yayımlanmayacak.