Sinemada Western Evrimi

Western, savaş öncesinde bir mükemmellik düzeyine ulaşmıştır. 1940 yılında, gelişimi dört sene gecikecek olan bir yapılanma sürecine girilecektir. ‘Stagecoach* (Posta Arabası) klasik mükemmelliğin gerçekleştirildiği bir sosyal efsane, tarihsel yeniden oluşum, psikolojik gerçekler ve western mizanseninin geleneksel teması arasında ideal bir denge oluşturulmuştur. Bu unsurların hiçbiri daha baskın değildir. ‘Stagecoach’ tıpkı bir tekerlek gibi eksenin ortasında bulunmakta ve her konumda dengeyi sağlamaktadır. Şimdi 1939-40 arası yapılan bazı filmlerin listesini verelim:  King Vidor, *Nortwest Passage’ (1940); Michael Curtiz, ‘The Santa Fe Trail’ (1940), Virginia City’ (1940); Fritz Lang, T he Return of Frank James* (1940), *Western Union’ (1940); William Wyler, T he Westerner’ (1940); George Marshall, Marlene Dietrich ile birlikte Vestry Again’ (1939).

Western

Bu ilgi çekici bir listedir. Meslek yaşantılarına yaklaşık yirmi yıl önce western dizileriyle başlamış olan yönetmenler westerne dönüş yapmışlardır. Bu fenomen 1937 ve 1940 yılları arasında halkın westerne büyük ilgi duymasıyla açıklanabilir. Bu, belki de Roosevelt döneminden kaynaklanan bir durumdur. Ancak biz bunun köklerinin doğrudan veya dolaylı olarak Amerikan ulusunun tarihsel özelliklerinden kaynaklandığını düşünüyoruz. Ne olursa olsun, bu dönem J. Rieupeyrout’un westernin tarihsel gerçekçiliği tartışmasını desteklemektedir/ Ancak ortada bir paradoksun olduğu da su götürmez bir gerçektir. Western, savaş yıllarında Hollywood repertuvarından neredeyse
tamamen silinmiştir. Bu yansıma şaşırtıcı değildir.

Diğer macera filmleri ve savaş filmleri westerne olan ilginin azalmasına neden olmuştur.
Savaşın kazanılması ve barışın birlikte gelmesiyle birlikte western de yeniden ortaya çıkmış ve geniş kitlelerin ilgisini çekmeye başlamıştır. Ancak onun tarihinin bu aşamasının daha dikkatli
bir şekilde incelenmesi gerekmektedir. Mükemmelliğe ulaşılabilmesi için yeni unsurlara gereksinim
vardır. Her şeyin estetik kanunlarla açıklanması olanaklı değildir. John Ford’un sonraki dönem filmlerini ele alalım. *My Darling Clementine’ (1946) ve Tort Apache’ (1948) ‘Stagecoach ’un klasikliğinin barok süslemesi yapıldığı örneklerdir. Buna teknik biçimciliği de eklemeliyiz. Bu karmaşık evrim konusunda daha fazla değerlendirme yapmayacağım. Bu evrimin 1940’ta ulaşılan mükemmellik seviyesi ile 1941-1945 arasındaki olaylar bağlantılıdır.

Süper westerni, estetik, sosyolojik, ahlaki, psikolojik, politik ve erotik açıdan ele alalım. Öncelikle 1944’ten sonra westernin evrim geçirmesinde savaşın etkisi üzerinde duralım. Süperwesternler farklı bir içeriğe sahiptirler. Savaşın etkisi, savaşın sona ermesinden sonra da sürecektir. Bu alandaki büyük filmler, doğal olarak 1945 yılından sonra ortaya çıkmıştır. Özellikle Fort Apache’ filmi ile birlikte politik düşünceler bu filmlerde daha fazla olarak yer almaya başlamıştır. Bunu çok sayıda film izleyecektir.

Delmer Daves’in ‘Broken Arrow* (Kırık Ok, 1950) ve 1Bronco Apache’ bunun örnekleridir. Savaş sonrası politik unsurların yanı sıra gelenekçi sosyal ve ahlaki yapı da korunmaktadır. Bunun çıkış noktası 1943’te gerçekleştirilen William Wellman’in 4Oxbow Incident’ ve ‘High Moon1 filmlerine değin uzanmaktadır.

Savaşın dolaylı sonuçlarından biri olarak erotizm de bu filmlerde yer almaya başlamıştır. Kapak kızlarının yükselme dönemi başlamıştır. Howard Hughes’in ‘The Outlaw’ (Kanun Kaçağı, 1943)
filminde bu belirgin olarak yer alacaktır. Daha önce westerne ya- ‘High Noon’ve ‘Shane1 filmleri böyle bir değişimin başlangıç noktalan olarak kabul edilebilir. Fred Zinnemann çerçeveleme estetiği
ile dram unsurlarının etkisini bir arada kullanmasını bilen bir yönetmendir. Ben ‘High Moon’ filmine burun kıvıranlardan biri değilim.
Bunun iyi bir film olduğunu düşünüyorum ve Stevens’in filmlerine tercih ederim. ‘Shane’ filmi süper westerne geçişin önemli bir ürünüdür. George Stevens, westerni western İle yargılama girişiminde
bulunmuştur.

‘Shane* filminin konusu bir efsanedir. Stevens, onu iki ya da üç temel western teması ile birleştirmiştir. Stevens oyuncularına beyaz giysiler giydirmiştir. Beyaz giysiler ve beyaz atlar, batının Manikeizm dünyasına uygunluk taşımaktadır.

Tom Miks’in iyiliğin ve cesaretin göstergesi olarak giydiği üniformaya karşı olarak Alan Ladd da böyle bir giysiye bürünecektir. Eğer western kaybolmaya yüz tutmuşsa, süperwestern onun çözülüşünün ve son çöküşünün mükemmel bir ifadesi olacaktır. Ancak western, Amerikan komedisi ya da polisiye filmlerinden daha sağlam bir yapıya sahiptir. Onun iniş çıkışları, varlığını çok fazla etkilememektedir. Onun kökleri Hollywood toprağının altında yayılmaya devam etmektedir.

Şimdi süperwesterierin sıradışı yapımlarını incelemeye başlayalım. Bu süper yapımların yeni nesiller tarafından kabul görmesi onların daha sonraki başarılarının bir garantisi olacaktır. Bunların yanı sıra düşük bütçeli yapımlar da yok değildir. Biz bu filmler üzerinde durmayacağız. Yalnızca nitelikli yapımlar konumuzu oluşturacaktır. Henry King tarafından yönetilen ve Gregory Peck’in o nadığı ‘The Gunfighter’ (1950) filmi ilgi çekici bir yapım türü olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada bir katilin klasik teması verilikken konu dramatik bir çerçeve içinde ele alınmaktadır.

Andre Bazin

 

Yorum Yapın

E-postanız yayımlanmayacak.